Sermiyan Midyat Söyleşisi

IkRa

New Member
Katılım
18 Nis 2013
Mesajlar
2,530
Tepkime puanı
0
Puanları
0
İstanbul Üniversitesi’nde Kimya okudunuz? Tiyatro ilginiz nasıl doğdu, nasıl başladınız?

Kimya mühendisliğine girdim, kaydımı yaptırdıktan sonra 2. işim kantinde çay içmekti. Çay içerken gördüğüm Mühendislik Fakültesi Tiyatro Kulübü’ydü. Derslere girmeden önce oraya kayıt oldum. Elbette aklımın bir köşesinde hep vardı; ilkokulda, ortaokulda, önde olmayı bir şeyler anlatmaya seviyordum. Rahmetli babamın da bana taktığı bir muhalefet lakabım vardı, yani bir şeylere karşı durma huyum hep vardı, onunla çok örtüştü. Aslında sadece tiyatro değildi, her insanı kaşıyan önde olmak, popüler olmak duyguları vardır. Sonra bu boyut değiştirdi tabi. Üniversiteye ilk girdiğimde Anton Çehov’un Ayı oyununda ayıyı oynamıştım, Bir Evlenme Teklifi’ni yönetmiştim. Tek kişilik bir oyun yaptım, Marmara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi gibi pek çok yerde de oynadık. Sonra televizyon show’u vs yaptım. Konservatuar sınavında ilk aşamayı geçtikten sonra 2. aşamada Yıldız Hanım bana yaş sınırı olduğunu, benim 23 yaşında olduğumu ve okulu bitirmek üzere olduğumu söyledi, giremedim ve sonra Kadıköy Halk Eğitim’e girdim, 2 yıl bir sürü hocadan tiyatro eğitimi aldım. Sonra Nöbetçi Tiyatro ilanına rastladım gazetede. İstiklal Caddesi’nde yürüyüp de önünden geçerken yavaşladığım bir yerdir benim Ses Tiyatrosu, orada durup hayal kurardım. Öyle bir fırsat çıkınca gittim, Ferhan Şensoy’un deneme yazılarını aldım, İnsan Böcek diye bir tiradı vardı onu hazırladım, kazandım. 1.5 yıl orası sürdü. Sonra Ferhan Hoca kendi tiyatrosu dışında ilk kez bir oyun yönetecekti. Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer, Oyun Atölyesi’ni kuruyorlardı. Bana önemli bir rol teklif etti. Ben ilk teklifi alıp ailemi aradığımda dizlerimin bağı çözülmüştü, o kadar heyecanlanmıştım. Ondan sonra da bir daha çıkmadı hayatımdan tiyatro. Bu süreçte televizyon ve sinemaya da daha fazla yoğunlaştım. Televizyona çok fazla yazıyorum. Bir de film yazdım, önümüzdeki yaz çekilecek.
Televizyonda neden sanat yapılmadığına dair şöyle bir fikrim var; çünkü televizyon bir rating kurumu. Televizyonda öfkelendiğiniz taksiciyle ya da hiç hoşlanmadığınız ideolojideki bir adamla da aynı paralelde, bir ortak noktada uzlaşmak zorundasınız, çünkü rating almak zorundasınız, onun da beğenisini çekmek gerekiyor. Sinemada da bir eser yazdığınız zaman yapımcı en az 1 milyon dolar yatırıyor ve bu 1 milyon dolar -bizim oyunda da geçtiği üzere artık bir tek şeye tapıyorsun o da capital- herkesin Tanrısı olduğu için, yapımcı tanrılık hakkını kendisinde hissettiği için şu sahneyi değiştir, bu sahneye böyle yapma şeklinde bir ilişki kurabiliyor sizinle. Tiyatro bunlara nazaran çok özgür bir alan. Elbette onun da yapım, oluşum şartları var ama bir televizyon sinema gibi insanların parasal kaybı yok, dolayısıyla insanlar söylemek istediklerini daha kolay söyleyebiliyorlar. Bu yüzden de daha özgür olabileceğim, hayata olan öfkemi sahneden aktarabileceğime inandığım için…

Oyun Atölyesi’nden sonra başka oyunda oynadınız mı?
Hep Ortaoyuncular ve Oyun Atölyesi, benim hayatımda başka tiyatro olmadı. 2 yıl yapmadım, 2 yıl televizyon yaptım. Sonra Ferhan Şensoy’la Park Orman’da Kabare Majör’ü oynadık, sonra Atinalı Timon’u oynadık.
Bundan sonra da tiyatro yazmak ve bu şekilde devam etmek istiyorum çünkü tiyatronun bütün diğerlerinden daha fazla entelektüel bir sanat olmadığını düşünüyorum. Tiyatro halkın, sokağın ta kendisi olmak durumunda ama tiyatronun hep bir snop, fazla entelektüel, insanların anlamayacağı bir tarafı olduğu düşünülmek isteniyor. Atıl bir yerde kaldı tiyatro. Bunun en büyük nedeni yazar çıkmaması. Tiyatroda bir yılda yazdığını bir 70 sayfadan 1 yılda kazanacağınız parayı televizyonda 4 günde kazanıyorsunuz. Dolayısıyla birçok yazar televizyonu tercih ediyor. Tiyatronun bu kadar entelektüel durmasındaki sebeplerden biri de şu; hep yabancı tekstlerin uyarlamaları, çevirileri ile oynuyoruz ama biz onları hayatlarımıza denk düşüremiyoruz. Mesela biz sülale boyu yaşıyoruz; dayımız, eniştemiz, kayınbiraderimiz, eltimiz, amcamız, teyzemiz, görümcemiz, baldızımız, her şeyimiz var, onların akrabalarından bir uncle bir de aunt var başka da bir şey yok. Çok birey yaşıyorlar. Onlar numaralı caddede oturuyor, biz mahallede oturuyoruz. Sonuçta o kültürde, büyümüş, o geleneklerde yetişmiş bir yazarın oyununu burada oynadığınızda çok anlamıyoruz. Ancak adam gibi uyarlamalar çeviriler yaptığımızda anlayabiliyoruz. Mesela Oyun Atölyesi’nin Shakespeare çevirilerinde bunu başardığını düşünüyorum çünkü buradan kodlar kullandılar, Haluk Abi, Kemal Aydoğan, Selçuk Aydoğan bunu başardılar... Bir seyirci Anton Çehov’un Martı’sını izlediğinde 2 yıl tiyatroya uğrama ihtimali yok çünkü beynine tokat yiyor. Belki onun eksiği ama “hadi kardeşim senin eksiğin” demenin anlamı da yok, bu kimseyi bir yere götürmez. Oyunbozan’ın manifestosunda onu yazdım. “Kendi aranızda konuşmayın” diye azarlanan bir çocukluk geçti. İşte o çocukluğun büyüyerek anlaşabileceği bir dil ve mizah üzerinden seyirci ile buluşmak hedefi. Kimine fazla komik gelebilir oyun, çok komik geldiğinden “aman böyle sulu tiyatro mu olurmuş” denilebilir, kimine mesajı sert gelmiş olabilir ama yazdığım sinema filminde de şu an üzerinde çalıştığım diğer oyunda da hep bu ikili yapı devam edecek. Bir yandan bu kadar sert bir meselesi olacak ama bir yandan o kadar sert bir mizahı da olacak.


Yazarlığınızı nasıl fark ettiniz?
Lisedeyken herkes gibi şiir karalardım, daha çok mektup yazardım arkadaşlarıma. Sonra bazı arkadaşlarım abarttılar, senin bu mektupların edebi eser, devam et dediler. Daha sonra Ferhan Abi’ye okuttum (ustamdır, yolumu açık eden beni var eden bir insandır), çok tatlı-sert ve fikirlerini direk söyleyen birisidir. Yazdıklarımı okudu ve bir ironimin olduğundan bahsetti, beni çok yüreklendirdi. Akabinde Haluk Abi (o da ayrıca benim sahne ve hayat ustam, manevi babam diyorum çoğu yerde hatta) yazdıklarımı okudu ve beni çok şevklendirdi. Daha sonra televizyona yazmaya başladım 7-8 yıl önce. Biraz şansım da yaver gitti, biraz üstüne fazlaca kafa patlattım, yazdığım işler başarılı oldu. Bu da benim yazarlığımı geliştirdi yazar etiketi almamı sağladı. Tiyatro yazabilmem için Aysa Organizasyon’dan Alattin Bey büyük ikna çalışmaları ile beni ikna etti. Tiyatro çok ağır bir durum, Televizyona yazdığınız zaman “cut” yapabiliyorsunuz, Ayşe ile Mehmet’in sahnesinden sıkılıyoruz, diğer sahneye geçiyoruz. Tiyatroda öyle bir olasılık yok ki, seyircinin dikkatini toplamak çok zor. O beni ikna ettikten sonra 1 yıl ben kendimi ikna etmeye başladım, ikna ettikten sonra da oturup yazdım. Çok şükür ki çok olumlu tepkilerle karşılaşıyoruz. 2 korkum vardı, eleştirdiğim “ağır entelektüel bir faaliyet olarak algılanmamak” istiyordum, çok avam, sulu sepken bir komedi olarak da algılanmak istemiyordum. Bunun ikisinin arasında bir yer olduğuna inanıyorum ve oyun o kanala oturmaya başladı. En azından ilk senesinde bunun işaretini verdiğine inanıyorum Oyunbozan’ın. Bu sinemadan da çok örneklediğim bir şey. Türk sinemasında ya Kahpe Bizanslar, Maskeli Beşler, Hababam Sınıfları gibi gişe kaygılı, ticari bir şeyler yapılıyor ya da Zeki Demirkubuz, Nuri Ceylan, Reha Erdem gibi pek çok yönetmen bir şey umursamadan başka bir şey yapmaya çalışıyor. Ama onlara seyirci gelmiyor diğerlerine abartılı bir seyirci geliyor. Biri tamamen ticari kaygılı, hiçbir şey anlatmıyor, birinin de hiç ticari kaygısı umurunda değil kendi söylemek istediğini söylüyor. Benim fikrime göre bu ikisinin ortası elbet var. Seyirciyi önemsemiyorsanız oturun evde manifesto yazın. Ben seyirciyi çok önemsiyorum. Ben yaparım seyirci gelir-gelmez diye bir düşüncem yok.

4 spermin hikayesi aklınıza nerden geldi?
Aslında bu hikaye tamamen 4 spermin hikayesi. Çok matrak bir hikaye, ben yazarken çok eğleniyordum ama senaryo çalışmıyordu. Bunlar senaryo tabirleri belki tiyatro metni tabirleri değil ama çok fazla senaryo alışkanlığımdan kullanıyorum. Hollywood’da usta yazarlar der ki “bir hikayeyi tek cümlede anlatamıyorsan onu çöpe at”. Bir mektup bile giriş gelişme sonuç olarak tüm matematiği kurgulanmadan yazılırsa trafik kazası kaçınılmazdır. Ana rahminde 4 spermi ne kadar anlatabilirsiniz ki, eğlenceli falan... Bunu bulduğumda bana yetmedi, bunu hiçbir zaman oyun olarak yazmam dedim. Bir gün geldi ki dünyada çok şey değişti, ikiz kulelere saldırı oldu, akabinde HSBC binası patladı vs. Müthiş ürkütücü bir hadise canlı bomba olayı. Amerika sözüm ona dünyanın en güvenlikli ülkesi ama onların bile engel olamadığı şey canlı bomba. Canlı bombalar hakkında çok okudum. Sovyet Sosyalistler’in yıkılması ile birlikte büyük artış olmuş. Eskiden Süryaniler de yapıyormuş, kamikazeler vardı ama canlı bombaların dünyayı rahatsız etmeye başladığı milat Sovyet Sosyalistler’in yıkılması. Araştırmacılar diyorlar ki dünyada kapitalist ve komünist 2 denge vardı. Birbirine karşı olanlar bunların etekleri altına sığınıyorlardı. Bu dengelerden birisi hak ile yeksan olunca, çökünce ortada tek güç kaldı, o da Amerika. Amerika’ya karşı saklanacak yer kalmadı. Bütün canlı bomba eylemcileri şunu söylüyor ; “düşmanda var olan silahlar bizde yok. Kendimizi savunabileceğimiz tek eylem var.” Bunun da etkisini görüp devam etmeye başladılar. Sovyet Sosyalistler’den sonra 550ye yakın canlı bomba saldırısı olmuş. Bunun 300 küsuru kadın eylemciler, neden kadınlar seçiliyor bilmiyorum. Ama bir kadının olması çok daha ilginç çünkü kadın doğanın üretebilen varlığı. İşte bu aklıma geldiğinde çok heyecanlandım. Çünkü oyuna bir çalışma noktası arıyorduk. Canlı bomba ile birlikte oyun bambaşka bir noktaya girdi. Entelektüeller ayrı bir keyif alıyor, eğlenmek isteyen seyirci ayrı bir keyif alıyor.

Oyunbozan nasıl kuruldu?
Küstahlık yaptığımın düşünülmesinden korkuyorum, okuyanların böyle düşünmemesini rica ederim. Benim olmasına inandığım tiyatroyu Ortaoyuncular yapıyordu, hala yapıyor, Oyun Atölyesi de yapıyor.. Bunun dışında tiyatro ya çok entelektüel bir faaliyet olarak algılanıyor ya da çok avam çok başka bir yerlere gitmeye başlıyor. Oyunbozan bu algıyı değiştirmek istiyor. Seyirciye gerçek bir sanatsal estetikte, bir kalitede, hiçbir şeyden kaçınmadan, her şeyin hakkını vererek, sahneye çıktığımız dakika itibariyle hiçbir özür barındırmadan bir oyun sergilemeyi amaçlıyor ve bu oyunda eğlendirmeyi (güldürmek ve ağlatmak bir eğlence biçimidir) yüzde yüz vaat ederek oraya çıkmayı amaçlıyor. Bunu beceremiyorsa da asla köşesine çekilip ağlamayacak, ne acayip seyirciler var demeyecek, bunu üzerine alacak. Tiyatroya seyirci gelmiyorsa biz yapamıyoruzdur. Sahneye çıktığında bir öfkesi, bir derdi olacak, bu şekilde var olacak bir tiyatro olacak. Öfkesi ile Adolf Hitler önce resim yapmak istedi, onu almadılar sanat okuluna, o da gitti Yahudileri katletti. Öfkenin çok önemli bir duygu olduğuna inanıyorum. Ustam Haluk Bilginer ile konuşmalarımızda o da benzer şeyler söylüyor. Öfke bir insana cinayet de işletir, sanat da yaptırır, soykırım da yaptırır. Bu, öfkeyi nasıl kullandığınızla çok ilgili, öfkeyi pozitif kullanırsanız müthiş olumlu faydaları olabilir. Eğer vicdanınız varsa, insan gibi insansanız öfkelenebilirsiniz, yoksa vurdumduymaz olursunuz. Öfkelenebildiğimiz sürece o sahneye çıkmak ve bu öfkeyi seyirciye bir şekilde aktarmak ama bunu öfkeli suratlarla değil ironik, gülen, dalgasını geçen suratlarla yapmak... Oyunbozan’ın amaçları bunlar..



Dizilerde, sinemada, tiyatroda oynadınız? En çok hangisinde kendisini ifade edebiliyorsunuz?
Eğer karakteri sevdiysem hepsini severek oynuyorum, zaten sevmediğim bir karakteri oynamadım, bir şeye mecbur kalıp da oynamadım. Ferhan Usta’dan edindiğim komedi zamanlaması diye bir şey vardır, bu konuda kendime güvendiğim için sahnede bunu yaşamayı seviyorum çünkü o zamanlamayı anında görüyorum. İçimden geçiyor, “şu an espri yapacağım ve siz de güleceksiniz”. Zaten ufacık bir tereddüt olduğunda o seyirci gülmüyor. Bir şekilde seyirci o tereddüdü anlıyor. Sahne çok daha adrenalinli, ama kalıcılık bakımından da sinema çok keyifli... Televizyona da “para kazanmak için yapıyoruz” diyorlar, böyle bakmıyorum, ben televizyona çok önem veriyorum. Çünkü televizyon tiyatrodan sinemadan insanların ayağını kesti. Eskiden insanlar gazinoya giderdi, sinemaya giderdi, tiyatroya giderdi, şimdi değişen tek bir şey var, artık televizyon var. Televizyon çok büyük bir güç. Dolayısıyla onu yadsımamak gerekiyor. Televizyonun sizi kullandığı gibi siz de televizyonu akıllı bir şekilde kullanırsanız popülerliğinizi gündemde tutarsınız, yaptığınız sinema ve tiyatro faaliyetleri de dişe dokunur bir ilgi çeker. Bu demek değildir ki her dakika o kanalda bu kanalda olacaksınız.

Bir oyuncu olarak birlikte oynamak istediğiniz oyuncular ya da bir yazar olarak oyunlarınızda oynamasını istediğiniz oyuncular var mı?
Şanslı bir yazarım bu anlamda. Birçok oyuncuyla televizyonda vs çalıştım. Haluk Abi ile tiyatro kulisinde geliştirdiğimiz bir oyun vardı, ne zaman çekilir bilmiyorum. Herhalde bu ülkede her yazarın, oyuncunun, yönetmenin de çalışmak istediği birisidir. Bir yere kilitlenip kalmıyor. Haluk Abi’ye 2.5 metrelik bir basketbolcuyu oynayın derseniz hakikaten 2.5 metrelik bir basketbolcu olur, yani inanırsınız, bu adam 2.5 metrelik bir basketbolcu dersiniz.

Ondan öğrendiğim bir şeydir; oyuncu dediğin salt yeteneği ile idare edemez, oyuncu çok zeki olmalı. Bunu tecrübelerle yaşadıkça bir kez daha ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Bir de onun çok güzel bir lafı var, kulisine de astı hatta : “Oyun, bir oyuncuya emanet edilemeyecek kadar ciddi bir iştir.” Çünkü oyuncu başka türlü algılıyor. Ama taşın altına elinizi soktuğunuzda şunu fark ediyorsunuz ki gerçekten oyuncu dediğiniz yaratık şımarıkmış çünkü hiçbir şeyle ilgilenmiyor, geliyor provasını yapıyor. Ama oyunun yazarı ya da yönetmeni öyle değil. Öyle bir 1.5 ay geçirdim ki, annem bana çok yakın mesafede oturur, görmedim, telefonlaşamadım. Oradan oraya koştur, dekor ne olacak, kostüm ne olacak, ışık ne olacak, afiş ne olacak, organizasyon şirketi ne yaptı vs, bir de sonra gelip orada oynama durumu var. İlk seneyi atlattık, umarım yolumuz açık.

Ben bir oyunu yazarın yönetmesi gerektiğine inanıyorum çünkü çok profesyonel yetişen bir sektör değiliz. İlk kez bu yaz ağabeyimin yanına Amerika’ya gittim orada çok profesyonel herkes. Bir senaryoyu analiz edebilecek, kendi ruhuymuş gibi adapte edebilecek çapta kişiler yok bizde. Mesela sinema sektörüne bakın. -Tiyatroda örneği olmadığı için sinemadan anlatıyorum, çok yazar yok tiyatroda, Özen Yula ve birkaç yazar var o kadar- Sinemada son 10 yıla bakın, gişe yapmış eserlerin p-75i oranında kim yazdıysa onun çektiği filmlerdir çünkü duygusunu sahici geçirebiliyor. Mesela Mahsun Kırmızıgül, herkes kötüledi ama adam kendi yazdığı bir şeyi çektiği için başarıya ulaştı. Sırrı Süreyya, Beynelmilel’i çekti, Muharrem Gülmez ile büyük başarıya ulaştı. Cem Yılmaz kendi yazıyor çekiyor, Yılmaz Erdoğan, Fatih Akın, Yüksel Aksu... Memleket henüz endüstriyel anlamda büyük noktalara ulaşmadığı için bir süre daha yazarın sete gelip ya da oyuna gelip yönetmesi taraftarıyım.

Nasıl bir tiyatro izleyicisisiniz?
O kadar iyi değilim son 2-3 yıldır ama festival oyunlarına gidiyorum. Kendimi biliyorum, sahte izleyici değilim ve sahte izleyicilerden hiç haz etmiyorum. Benim izleyicimin de sahte olmamasını önemle rica ediyorum ve bu seyirciyle Oyunbozan’ın bulaşacağına inanıyorum. Daha 12 oyun oldu, özellikle bizim seyircimizin üniversite kampüslerinde olduğuna inanıyorum.
Bir oyun geliyor, biz hiçbir şey anlamıyoruz, salonun çoğu ayağa kalkıyor, alkışlıyorlar ama sonra oradaki kapı tokmağı ile 4.5 saat neyi anlatmak istediklerini tartışıyoruz. Niye bunu tartışıyoruz yani, eğer bunu 4.5 saat tartışıyorsak anlatamamıştır demek ki. Neden bir şeyi anlaşılmamak üzerine kuruyoruz onu anlamış değilim. Terminolojisinden tut bir sürü şeyine kadar çok yukarıda bakıyoruz her şeye, mesela “tercih ederim” demiyor da “benim seçkim öyle diyor” adam sahnede. Niye, o sahnede olduğu için mi öyle diyor?

Elbette seyircinin dilinde konuşabilmek adına avamlaşmaktan da bahsetmiyorum. Mesela televizyonda arz-talep meselesi diyorlar ya, böyle bir yalan yok. Talep yaratmak diye bir şey vardır. Mesela adam bir buzdolabı üretiyor ve diyor ki bilmem ne soğutucusu bilmem ne üfleyicisi buzluğundan bir şey yapıyor da meyveleri şöyle güzel yapıyor. Yani evinde oturan kadın bunu mu istiyor da adam bunu yapıyor. Adam o talebi yaratıyor işte sana. Halkın ne istediğini üretici yönlendirecek ama maalesef biz üretici bir toplum değiliz tüketici bir toplumuz. Mesela Playstation 3 diye bir makine var, şimdi bu makinayı kimse talep etmedi. Eğer birileri çıkıp da bu fikri ortaya atmasaydı kimse onu talep etmeyecekti, ya da Windows Programı… Bu talebi yaratmak diye bir şey vardır ama bu her şeyle ilgili, devletin kültür politikası ile ilgili, vs. Pek çok unsuru akılcı bir şekilde bir araya getirip zekice yaptığınız zaman Oyun Atölyesi’nin, Evlikte Ufak Tefek Cinayetler oyunu gibi, mart ayına bile bilet kalmayacak şekilde bir talep yaratırsınız. Bunları imkansız görmüyorum ve dolu dolu tiyatro seyircisi olacak bir tiyatronun oluşması için Oyunbozan adına bu konuda bir iddiamız olduğunu söyleyebilirim, umarı bu iddiamızın altında ezilmeyiz.

Oyunlarınızın komedi olması sizin için önemli mi?
Komediye şu yüzden çok inanıyorum. Erol Günaydın, komedyenlerin korkak olduğunu söyledi. Altında aslında şunu anlatmak istiyordu bence. Antik Yunan’dan beri komedi tiyatronun en güçlü silahı oldu. Bir dram, bir melodram, bir trajedi gibi değil, onlar genelde suya-sabuna dokunmazlar, aşka dair, bireye dair bir şey anlatırlar, var oluşa, bireyselliğe inmeye başlarlar. Ama komedi gerçekten siyaset barındırır, muhalefet barındırır, bir cesaret işidir. Komedi bir gülmece değildir, tam tersinde mizah dediğimiz noktada işte o karalığı, o muhalefeti, o asiliği, isyanı barındırırsanız gerçek bir mizah yapıyor olursunuz. Dünyada da bunca yıldır böyle gelmiştir. Charlie Chaplin hep komedi yaptı ama çok şey söyledi bize, Woody Allen hep komedi yapıyor ama çok şey anlatıyor bize.. Komedi ile çok şey anlatabilirsiniz, çok güçlü bir silahtır. O yüzden komediyi tercih ediyorum. Komediden bütün iktidarlar Antik Yunan’dan beri hep korkmuştur, yasaklamıştır. Komedinin olması gerekir ama komedinin içeriği uzun uzun tartışılmalıdır.

 
Üst Alt